26/3/2008 - İNSAN
İnsan, yaratılanlar arasında en mükerrem ve müşerref olan, Cenab-ı Hakk’ın yüklediği bütün yükümlülükleri üstlenen bir varlıktır. Ruh ve bedenden oluşmuştur. Şu iki temel özelliğe sahiptir: 1. Nisyan, unutkandır. “Kalu bela”da verdiği sözü unutur. Kulluğunun gereklerini yapmayı unutur, devamlı Allah’la beraber olduğunu unutur. 2. Ünsiyyet, gözünün gördüğü her şeye gönlü akar, hemen onunla zihni ve beyni meşgul olur. Bu iki duygu bir yere kadar müsbet olmakla birlikte asıl itibariyle zararlıdır. İnsan nisyan ile maluldür, sözü ilki için kullanılmıştır. İnsanın bu nisyanını yani unutkanlığını giderebilmesi için onun zıttı olan “hatırlama”ya önem vermesi gerekir. Bunun Arapça ve Rabça’sı da “zikir”dir. Ünsiyyeti, şıpsevdilik olarak da tanımlayabiliriz. İnsanın bu menfi özelliğini giderebilmesi de itikaf ve halvetle mümkün olur, demişlerdir. Nakşibendiyye büyüklerimizin, “nazar ber kadem” insan yürürken dahi ayağının ucuna bakmalıdır, anlayışı da işte bu menfi halin giderilmesine yöneliktir. Zihin dış alemde gördüğü her şeyi çözümlemeye çalışır, mütemadiyen onlarla ilgilenir. Oysa Allah’ın zikredilmesi, hiç unutulmaması insan için asıldır. İslam’ın kendine has bir inancı ve o inanca bağlı ahlakı, müslümanlarca yaşanmadıkça, din ideali gerçekleşmez. İslam’ın bir kendi değeri, bir de bizdeki değeri vardır. Önemli olan bizdeki değeridir. Gürül gürül sular akan berrak ve temiz bir çeşme tasavvur edelim. Kirli bir insan, bu çeşmenin yanında bulunup da onun suyundan faydalanmıyorsa, temizlenebilir mi? İnsanlığın dini olan İslam, insan vicdanının en tabii dayanağı ve rehberidir. Tecrübeye dayanan maddi ilimleri, metafizik inançları; yani insan idrakine sığan ve sığmayan bütün hakikatleri kendisinde toplamıştır. Bununla insanı en yüksek ideale çıkarır. Din insan içindir ve Allah Teala kainatı insan, daha doğrusu “İnsan-ı Kamil” için yaratmıştır. Dağların çekemediği bu ağır yükü, insan yüklenmiştir. Ve insan Kur’an-ı Kerim’in beyanına göre mükerremdir (İsra, 17/70). Aceleci bir mizaçta yaratılmıştır. (enbiya, 21/37) Kendisine bir iyilik dokunursa memnun olan; fakat bir musibete uğrarsa, dininden ve inancından yüz çevirebilen (Hac, 22/11), çok hırslı (Mearic, 70/19), yerine göre nankör (İsra, 17/67), çabuk ümitsizliğe düşen (Rum, 30/36); zayıf yaratılışlı (Nisa, 4/28); hayrı istediği gibi, şerri de isteyen bir varlıktır. Allah Teala insan ve cinni, kendisine kul olmak için yaratmıştır. Gerçekte insan “elest bezmi”ndeki misaka bağlılığını, davranışlarıyla ispatlıyor. Hakk’a kul olduğunun şuuruna varamayan insanlar, O’nun mahlukatının kulu olmaktan kurtulamamıştır. Dünyada üç husus insan oğlunun hayatını çepeçevre kuşatan ve onu Rabbi’nden uzaklaştıran putlarıdır; bunlar da: Şöhretin, servetin ve şehvetin kulu olmaktır. Masiva, denilen bu alemden ebediyyete uzanmayan gönülleri zebun eden bu üç arzu, dini duyguların güçlenmesiyle kalblerden uzaklaşır. İnsan da olgun (kamil) olur.
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
25/3/2008 - Kadından; imam, semazen, mevlüthan olur mu? - MUSTAFA İSLAMOĞLU
Aşağıdaki yazı, Mustafa İslamoğluna aittir ve www.mustafaislamoglu.com sitesinden alınmıstır...
| ''Allah'a dininizi öğretmeye mi kalkıyorsunuz?'' |
| |
| |
| Kadından; imam, semazen, mevlüthan olur mu? |
21/03/2007 |
Üzerinden bir haftadan fazla zaman geçti ama olsun.
Bir mesele dinle ilgiliyse onun “zamanı geçmez”, yani “demode” olmaz. Çünkü din “moda” değildir.
Özel TV kanalı konuyu magazinleştirdiği için “Kadından semazen olur mu?” sorusunu merkeze oturtmuştu. Aslında asıl mesele bu değildi. Bu sorunun eş değeri “Kadından imam olur mu?” sorusu değil, belki “Kadından mevlüthan olur mu?” sorusudur.
Çünkü sema bir ibadet değildir. Ali Rıza Demircan hocanın muhataplarına var gücüyle anlatmaya çalıştığı da buydu işte. Peki muhataplar bunu anladılar mı? Ayırabildiğim kısa zaman zarfında görebildiğim kadarıyla “hayır”. İyi niyetliydiler, ama hocayı anlamadılar.
Muhataplar Mevlevi dergahına mensup iki çelebi. Hangisi postnişin hangisi mürit, tanımıyorum. Fakat mevcut dini birikimlerini dinin temel kaynaklarından daha çok meşreplerinin kaynaklarından elde ettikleri belli. Eğer öyle olmasaydı “semayı” ibadet olarak nitelendirmeye, üstelik buna delil olarak da şu ayeti kullanmaya cüret edemezlerdi:
“O (aktif akıl sahipleri: uli’l-elbâb) ki, işte onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzereyken Allah’ı zikrederler.” (Alu İmran, 191)
Önce semayı ibadet ilan edip, delil isteyince de bu ayeti öne sürmenin abesliğini şöyle izah edelim:
Sık duyduğunuz ayetlerden biridir şu ayet: “Ben insanları ve cinleri sadece ve sadece bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56)
Şimdi bu ayetteki “ibadet” kelimesinden neyi anlıyorsunuz? Bu kelimenin günlük dilde kullanımıyla Kur’an’daki kullanımları arasında hayli farklılık var. Bu ayetteki “illâ li-ya’budûn” ibaresi, günlük dildeki yanlış kullanımla karıştırmamak için “kulluk” olarak çevrilmeli. Ayetteki başka her tür alternatifi mutlak dışlayıcı yapının amacı “tevhid”e vurgudur. Yani “yalnız bana kulluk etsinler”, “asla kula, eşyaya kul olmasınlar”, “benliklerine kul olmasınlar” anlamlarını tazammun eder.
Eğer ayetteki “ibadet”i, ıstılah anlamıyla alırsak “namaz, oruç, hac” gibi dinin emirleri akla gelir. Ama ayette insanın dünyadaki varlığının tek nedeninin “ibadet” olduğu vurgulandığına göre, biri çıkıp da “Hayatı oluşturan her iş ibadettir” dese ne olur? Mesela işten gelen biri nereden geldiği sorusuna “İbadetten” dese, lokantaya giderken “İbadete gidiyorum” dese, eşine yakın olurken “Gel beraber ibadet edelim” dese? Görüyorsunuz değil mi? Eğer kavramlar konuldukları anlamın dışında kullanılmaya başlanırsa, iş nerelere kadar varıyor ve nasıl içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
O halde sorumluluk sahibi her mümine düşen, kendi meşrebinin geleneksel motiflerini dine dahil etmek için ayetleri böyle uluorta kullanmamaktır. Bu tehlikeli bir yoldur. Yarın kuyruğa Bektaşiler de girip sazlı sözlü meclislerini ayetteki “ibadet”ler arasına dahil etmek için sıraya girerlerse ne olacak? Ya bu kuyruk böylece uzar giderse, o dine Allah “benim dinim” der mi? Böyle bir din “İslâm” olur mu? (Cevabı için bkz. Alu İmran, 85).
Bunun adı “kitaba uymak” değil, “kitabına uydurmak” olmaz mı? Ya da Hucurat 16’da ifade edildiği gibi Allah’a din öğretmek: “Allah’a dininizi öğretmeye mi kalkıyorsunuz?” Oysa bu din Allah’ın dini. Ve haddini bilmek imanın en büyük şartı.
Ha, böyle değil de yukarıda mealini verdiğimiz 3:191. ayete istinaden biz “sema”ı ayette geçen “ayakta zikir” olarak anlıyoruz denilecekse, Kur’an’ın buna cevabı hazır: “Allah’ı, onun size öğrettiği gibi zikredin” (2:239), kafanıza estiği gibi, keyfinize geldiği gibi değil. Ya da şu: “O’nu, onun gösterdiği yolla zikredin” (2:152).
Yalnız O’na kulluğa adanmış bir ömür zaten ömrün tamamını ibadet kılmak demektir. Bunun göstergesi ise zikrin gerçek anlamı olan “Allah bilincini sürekli aktif ve diri tutma”, haşa Allah yokmuş gibi yaşamama, konuşmama, düşünmeme, nefes almamadır.
Kaygısı Allah olan, ilahi gözetime mazhar olur.
Ali Rıza Demircan hocanın Vakit’te çıkan yazılarından sonradan haberdar oldum. Yazıların konusu olan “kadının cemaatle namaza katılımıve kadının kadına imameti” bahsinin son günlerde sık sorulması, meğer yazıların oluşturduğu gündemle ilgiliymiş.
Ali Rıza hoca konuyu enine boyuna ele almış ve müdellel bir biçimde ortaya koymuş. Bir din adamına düşen de budur. Yani, dinî bir konuyu, hele bu konu ibadete giriyorsa, Kur’an ve sünnet ekseninde ele almak; Ahmed efendi şöyle dedi, Mehmed efendinin ilmihalinde şöyle yazdı yerine, Allah şöyle buyurdu, Rasûlullah şöyle söyledi ve yaptı demek. Bir konuda Allah ve O’nun Rasûlü’nün hükmünü ortaya koyduktan sonra, gerisine ne dü-şer?
Ne düşeceği belli. Dinde cehaletini itiraf etmek yetmez, öğrendi-ğiyle amel etmek düşer.Kadının kadına imameti konusunun tartışılması bile yersizdir. Çünkü bu konuda aksine bir delil zaten gösterilememiştir. Bilakis, hükümler umumidir ve onları erkeğe hasredecek bir delilde yoktur. Kaldı ki, hadis ve sünnette (bu ikisi aynı şey değildir, her hadis sünnet koymaz) bu konuda bol bol delil ve uygulama mevcuttur. islâm ilim tarihinde tartışılıp reddedilmiş olan husus kadının erkeğe imametidir. Çok özel şartlarda kendi erkek kölesine Hz. Peygamber’den namaz kıldırma izni alan sahabi hanımın hadisi hiçbir müctehit nezdinde umumi bir hükme mesnet teşkil etmemiştir. Çünkü, sahabi hanım, kocasına değil kölesine imamlık yapmış-tır.
Mezkur yazılarda bir bir sıralanan deliller sayesinde, bugünün islâm dünyasının hemen her yanında, kadınlar cemaat oluştururlar ve birbirlerine imam olurlar, olmalıdırlar da. Cumhur ulema ve fukaha da bu delillerle amel edilmesi yönünde görüş bildirmişlerdir.
Mesela gidin Mısır’a, gidin Malezya’ya, Endonezya’ya, Suriye’ye ya da Yemen’e... Hep aynı uygulamayla karşılaşırsınız. Caminin kadınlar bölümünde eğer kadınlar sonradan gelmişlerse, kendi aralarında cemaatle namazı eda ederler. Peki, bu delillere rağmen bu genel görüşe aykırı görüş beyan eden ulema da var mıdır? Vardı r, fakat azınlıktır. Peki, onlar neye dayanmış-lardır? “Fitne” ön kabulüne. Fitne ha? Sahi “mazannetu’l-fitne” neden hep kadındır da erkek değildir? Fitne tehlikesini biraz da erkeklerin gözlerinde ve gönüllerinde arasak olmaz mı?
Sözümona fitneyi önlemek için kadının ibadetine varana dek engel çıkaran ve bunda “kerahet” vehmeden âlimlerimiz (ki kerahet, bazı mezheplerin fıkıh usulünde hüküm olarak, asli bir delile dayanmak zorunluluğu olmadan, hüküm sahibinin kanaatine göre “hoşgörülmeyen şey” anlamı taşır) kimler?
Kimler olacak? Tabii ki erkekler. iyi de, bazı erkekler için kadınlar “fitne” kaynağıysa, pekâlâ bazı kadınlar için de erkekler fitne kaynağıdır. Onları da camiden, cemaatten, imametten engelleyelim mi? Onları da “kerahet” hükmüne dahil edelim mi?
El-hasıl, mesele dinle değil, kadına bakışla ilgilidir. Kadının yüzünü peçeyle örtmesinin amir hüküm olduğu görüşünde olanlar da aynı gerekçeyi ileri sürmüşlerdir. Kur’an ve sünnet kadının kişiliğini dişiliğinin önüne alıp onu kişiliğiyle topluma katmadeğer kılarken, gelenek hikmete uygun olan bu muhteşem illeti değiştirerek kadınla ilgili tüm hükümleri “fitne” gerekçesine mahkûm etti. En güzel cevabı asrın allâmelerinden Musa Carullah vermiş zaten: “Fakat fitne nerede? Havada fitne olmaz. Güneşin ışığında, bilginin aydınlığında fitne olmaz. Olsa olsa fitne erkeklerin gözlerinde, kalplerinde, yahut dillerinde bulunur. ille de tedbir almak gerekiyorsa, (muzır) erkeklerin gözlerine nikâb, kalplerine âdâb, dillerine ceza lâzım gelir.”
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
25/3/2008 - Kur'an-ı Kerim'deki Sevgi Üzerine Ayetler
İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah'a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.
(BAKARA SURESİ 177)
İnsanlar arasında Allah'ı bırakıp da ona ortak koşanlar vardır. Onları, Allah'ı severcesine severler. Mü'minlerin Allah'a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah'ın olduğunu ve Allah'ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi.
(BAKARA SURESİ 165)
İnanıp salih ameller işleyenler için Rahmân, (gönüllere) bir sevgi koyacaktır.
(MERYEM SURESİ 196)
Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.
(RUM SURESİ 21)
İşte bu Allah'ın, inanıp salih ameller işleyen kullarına müjdelediği şeydir. De ki: "Ben buna (yaptığım tebliğ görevine) karşılık sizden, akrabalıktan doğan sevgiden başka bir ücret istemiyorum." Kim güzel bir iş yaparsa, onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.
(ŞURA SURESİ 23)
Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soy-sopları olsalar bile, Allah'a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedi kalacakları cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah'ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
(MUCADELE SURESİ 22)
Ey İman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar size gelen hakkı inkâr ettiler. Rabbiniz olan Allah'a inandınız diye Resûlü ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer rızamı kazanmak üzere benim yolumda cihad etmek için çıktıysanız (böyle yapmayın). Onlara gizlice sevgi besliyorsunuz. Oysa ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa mutlaka doğru yoldan sapmıştır.
(MUMTEHİNE SURESİ 1)
Ola ki Allah sizinle, içlerinden düşman olduğunuz kimseler arasına bir sevgi (ve yakınlık) koyar. Allah hakkıyla gücü yetendir. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
(MUMTEHİNE SURESİ 7)
Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra pişmanlık duyup O'na yönelin. Şüphe yok ki, Rabbim çok esirgeyici ve sevgi doludur." dedi.
(HUD SURESİ 90)
İman edip yararlı işler yapanlar ise, muhakkak Rahman, onlar için bir sevgi verecek, gönüllere sevdirecektir.
(MERYEM SURESİ 96)
"Onu sandığın içine koy, denize bırak, deniz de onu sahile bıraksın onu, hem Bana düşman, hem ona düşman biri alsın!" Ve senin üzerine,gözetimim altında yetiştirilesin diye, katımdan bir sevgi koydum.
(TAHA SURESİ 39)
Bununla beraber, çok bağışlayıcıdır, sevgi doludur.
(BURUC SURESİ 14)
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/3/2008 - M. Zahid KOTKU (Rh.A) hayatı
M. Zahid KOTKU (Rh.A)
Rahmetullàhi Aleyh'in adı Mehmed Zâhid, soyadı Kotku idi. Kendisinin naklettiğine göre babası ona: "Oğlum Mehemmed!" diye hitap edermiş.
Soyadının "mütevâzi" mânâsına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş idi.
Tevellüdü 1315 hicrî kamerî (rûmî 1313, milâdî 1897) yılında Bursa şehrinde, kale içinde Türkmenzâde Çıkmazı'ndaki baba evinde vâki olmuştur.
Ailesi
Baba ve annesi Kafkasya'dan 1297'de göç eden müslümanlardandır. Dedeleri Kafkasya'da Şirvan'a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha'dandır ki burası dağ eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi müslüman, hâlen Azerî Türkçesi konuşulan bir yerdir.
Babası İbrahim Efendi Bursa'ya 16 yaşlarında iken gelmiş, Hamza Bey Medresesi'nde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde imamlık yapmış, Hazret-i Peygamber SAS sülâlesinden bir Seyyid'dir. 1929'larda 76 yaşlarında iken Bursa ovasındaki İzvat Köyü'nde vefat etmiş ve oraya defnolunmuş, ehl-i tarîk bir kimsedir.
Annesi Sabîre Hanım, Mehmed Zâhid Efendi 3 yaşlarında iken vefat etmiş, Pınarbaşı Kabristanı'na gömülmüştür.
Bu anne ve babadan doğma ağabeyi Ahmed Şâkir (1308 - 1335) subaylık yapmış, Kudüs'te Çanakkale'de bulunmuş, siperlerde hastalanmış ve 28 yaşlarında iken vefat edip Söğütlüçeşme'ye defn olunmuştur. Aynı anneden bir küçük kardeşi daha olmuşsa da çok yaşamamış birkaç aylık iken vefat etmiştir.
Babasının ikinci evliliği yine Dağıstan muhacirlerinden, Fatma Hanım'la olmuştur. Ondan doğma üç kız kardeş halen hayattadırlar. [1981] Bunlardan Pakize Hanım'ın efendisi de, Bursa Ulu Cami imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi şeyhlerinden merhum Ahmet Efendi (K.S)'dir.
Tahsili, Askerliği
Mehmed Zâhid Efendi (Rh.A) ilk mektebi Oruç Bey İbtidâîsi'nde okudu, Maksem'deki idâdîye devam etti. Sonra Bursa Sanat Mektebi'ne girdi. Bu esnada Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere celb olundu. 14 Nisan 1332'de asker oldu, senelerce askerlik yaptı, çok tehlikeli günler geçirdi, hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye'den çekilmesinden sonra, binbir güçlükle İstanbul'a döndü.
10 Temmuz 1335'de Cuma gününden itibaren de 25 K. 30 şubede yazıcı olarak vazifeye devam etti. Kendi hatıra defteri kayıtlarından 1338 Martlarında henüz bu vazifede olduğu görülüyor.
Tasavvufî Yetişmesi ve Dinî Hizmetleri
İstanbul'da bulunduğu esnada çeşitli dini toplantılara, derslere, camilerdeki vaazlara devam etti. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi'yi çok sevdiği anlaşılıyor. Bu arada 16 Temmuz 1336 Cuma günü namazı Ayasofya Camii'nde edadan sonra Vilayet önünde bulunan Fatma Sultan Camii yanındaki Gümüşhâneli Tekkesi'ne giderek Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendi'ye intisâb eyledi. Günden güne ahvâlini terakki ettirdi.
Bu zât-ı şerifin, 18 Kasım 1337 Cuma günü vefatından sonra postnişin-i irşâd olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi'nin yanında tahsil-i kemâlâta devam etmiş, müteaddit defalar halvete girmiş, 27 yaşlarında hilâfetnâmeyi aldıktan sonra ondan Râmuzü'l-Ehadis, Hizb-i A'zam ve Delâilü'l-hayrât icâzetnâmelerini de almış, Bayezit, Fatih ve Ayasofya Camii ve medreselerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti üzere muhtelif kasaba ve köylerde dini hizmet ifâ etmiştir.
Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa'ya dönmüş, evlenmiş, 1929'da vefat eden babası yerine Bursa ovasındaki İzvat Köyü'nde 15-16 sene kadar imamlık ettikten sonra Üftade Cami-i Şerifi'nin imam-hatipliğine tayin edilerek şehirde hisar içindeki baba evine yerleşti. Burada 1945-46'dan 1952'ye kadar hizmet eyledi.
1952 Aralığında Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine'nin vefatı üzerine, İstanbul'a nakl olarak Fatih'te bulvara nazır Ümmügülsüm Mescidi'nde vazife gördü.
1.10.1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Camii Şerifi'ne nakloldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı.
Vefatı
Mehmed Zâhid Efendi (Rh.A), ömrünün son yıllarında rahatsız idi; ayakta gezmesine rağmen; şiddetli ağrılarından muzdaribdi. 1979 yazında uzun zaman kalmak üzere gittiği Hicaz'dan, ağır hasta olarak 1980 Şubat'ında dönmek zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980'de ameliyata girdi ve midesinin üçte ikisi alındı.
Ameliyattan sonra tedricen düzeldi, hatta 1980 Ramazanı'nda hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih kıldı, vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca'ya, Çanakkale Ayvacık sahiline ağrıyan ayakları için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz'a gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüks etmiş ve ağrılar tekrar başlamıştı. Haccı güçlükle ifadan sonra, 6 Kasım 1980'de çok ağır hasta olarak İstanbul'a döndü. Tam bir hafta sonra 13 Kasım 1980'de (5 Muharrem 1401), Perşembe günü öğleye yakın, dualar, Yâsin'ler, tesbih ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken ahirete irtihal eyledi.
Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camii'nde muhteşem, mahzun, vakur ve edepli bir cemm-i gafir tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kanûnî Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstadlarının yanındaki istirahatgâhına defnolundu.
Bu esnada Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih ve çevrelerinde trafik durmuş, Süleymaniye'nin içi ve avlusu kâmilen dolduğu gibi, cemaat sokaklara taşarak Esnaf Hastahanesi'nin yanına kadar uzanmıştı. Vefatını duyanlar içinde Anadolu'nun en uzak şehirlerinden olduğu kadar Avrupa'dan gelenler de vardı. Uzakta bulunan muhiblerinden çoğu da vaktinde haber alamama yüzünden cenazesine yetişememişlerdi.
Vefatı İslâm Alemi'nde de büyük üzüntüye yol açmış, Suudi Arabistan'da, Kâbe'de, Kuveyt'te ve daha başka şehirlerde gıyabında cenaze namazı kılınıp, dualar edilmiş, ajanslar bu elim vefat haberini yayınlamışlardı.
Vefat tarihi olan 13 Kasım 1980 tarihli takvim yapraklarında tevâfukan çok mânidar ibareler yer alıyordu. Meselâ bunların birindeki şu parça ne kadar şâyân-ı taaccübdür:
Arkamdan Ağlama Öldüğüm gün tabutum yürüyünce Bende bu dünya derdi var sanma! Bana ağlama, "Yazık, yazık!" "Vah, vah!" deme! Şeytanın tuzağına düşersen vah vahın sırası o zamandır. Yazık yazık asıl o zaman denir. Cenâzemi gördüğün zaman "Elfirak, elfirak!" deme! Benim buluşmam asıl o zamandır. Beni mezara koyunca elvedâ demeğe kalkışma! Mezar cennet topluluğunun perdesidir. Mezar hapis görünür amma, Aslında canın hapisten kurtuluşudur. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret! Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir ki? Sana batma görünür amma Aslında o doğmadır, parlamadır. Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi? Neden insan tohumu için Bitmeyecek, yetişmeyecek zannına düşüyorsun? Hangi kova suya salında da dolu olarak çekilmedi? Can Yusuf'un kuyuya düşünce niye ağlarsın? Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç! Çünkü artık hay-huy'un, Mekânsızlık aleminin boşluğundadır.
Ahlâk ve Şemâili
Merhum uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli, alımlı bir kimse idi. Gençken zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücutlu olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına tanımadığına selâm verir, güleryüz gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin mânâlı gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık, sırtında ve karnında ise avuç içi kadar iri bir ben mevcuttu.
Hafızası çok kuvvetli idi, konuşması tatlı ve safiyâne idi. Çok kere halk telâffuzu kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanır; kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, mânâlı ve nükteli cevap verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celâlli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir, ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticâlen konuşurdu.
Özel hayatında ev halkına karşı müşfik ve latîfeci davranır, kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez, telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi.
Fevkalâde mütevâzi idi. Kerametleri zâhir ve şöhreti àlemgir olduğu halde, talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvânı arasında lâlettayin bir fert gibi görür, makamını ve kemâlini büyük bir maharetle gizlerdi.
Kendi üstadlarına fevkalâde saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar, üstadının meclisine gittiğinde diz üstü oturup, baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeple oturduğunu anlatırlar.
Çok uzun ve derin düşünürdü, sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün olmazdı. Bir ayetin, bir hadisin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olurdu.
Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı. İlk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı.
Dostlarına vefâsı emsalsiz idi; onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi.
Çok açık eli idi, verdiği zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere güleryüz gösterir, kapısını her zaman açık tutmağa çalışırdı.
Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en hücrâ, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve mânevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.
Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri derecâtını ulyâ eyleyip, biz âciz ü nâcizleri de füyûzat ve şefaatından feyzyab u nasibdâr buyursun...
Âmîn, bihürmeti seyyidil-mürselîn SAS ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahüm biihsânin ilâ yevmid-dîn, vel-hamdü lillâhi rabbil-àlemîn.
Halil Necâtioğlu http://www.iskenderpasa.com/ |
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/3/2008 - Evrad-ı Şerif - Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN Hocaefendi'nin sesinden
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/3/2008 - Son Peygamber HZ. MUHAMMED (S.A.S)
| SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED (S.A.S) |

|
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/3/2008 - Takva, güzel huylar -Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN (Rh.A)
04 Ocak 2001 Avustralya - Hadis Sohbeti / 00:29:54 Konu: Takva, güzel huylar
İzlemek için lütfen Tıklayınız:
150 kb wmv - 150 kb Flv
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/3/2008 - Kelime-i Tevhid'in anlamı, Allah'ı tanımak, kadere rıza göstermek-Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN (Rh.A)
17 Ağustos 1996 Söğütlüçeşme camii - Tasavvuf / 00:55:53 Konu: Kelime-i Tevhid'in anlamı, Allah'ı tanımak, kadere rıza göstermek...
Tıkla/izle: 150 kb wmv - 150 kb Flv
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
AŞIK OL DA KURTUL ! (Hz. Mevlana)
Kategoriler
KENDi_KALEMiMDENSOHBET_VIDEOLARISURE_AYET_DUA_HADiS_AKTARIMLARI
Arkadaşlarım
• milkboy • hamitakcay • arazaxirelcinellersadolur • mesnevi • mevlevi • extacyESC • DolunayVakti • gaznelimahmut • turkalinux • Leyla • sbisi • Abhorrence • dingorevlileri • ulkuodabas • hyungnu • beyazleke • ibnarabi • inky • sufikalbi • mustafanazif • dostlukrehberi • mimarsami • benyaziyorum • dilsizmutercim • bferi • caresizseniz • djazemimm87 • ftk • gonulcedost • izoiscaticephe • karagergedan • zerreitoz • zeynepyaman1975 • ktemmuz • filbahar • farenjitnedir • 36069 • saclariniz • ihya • erva • islammuhabbeti
|